6 Mayıs 2013 Pazartesi

Vaktidir: Mehmet Çetin

(..Yukarıdaki video, Mehmet Çetin'in kendi sesinden "atımı bağladım iğde dalına" kitabından kısa bir bölümü sunuyor bize. Radyoda canlı okundu, kestik buraya aldık..)

http://mehmet-cetin.com/index.php/iiri-hakknda/99-atm-baladm-de-dalnaemirali-yaan.html

''Atımı Bağladım İğde Dalına''/Emirali Yağan

Mehmet Çetin’in, “Atımı Bağladım İğde Dalına” adıyla yayımlanan son kitabı, Lirik Yazılar alt başlığını taşıyor. Bu belirlenimden de anlaşılacağı gibi, kitapta yer alan metinlerin belirgin ortak özelliği taşıdıkları yoğun lirizm sahiden de. Anlatı ağırlıklı bu metinlerde, Çetin, düşe-kalka geçip geldiği o uzun yol uğrakları boyunca dolaştırıyor okurunu. Yaşadıklarına tanıklık vermeye çağırıyor. Yaşadığı deneyimler, görüp duyumsadıklarıyla kimileyin buruk ve kederli olsa da, esrik bir bahtiyarlık ve tevekülle yüklüdür yine de! Yenilgiye payda saydığı okurunu hatırattan derdiği kır çiçekleriyle karşılar, geçmişte kalmış o tevatür dünyanın dervişi, abdalı ebevenlerinin ‘teberik’lerini dağıtır bir tuhaf iyimserlikle.

Her bir metin yitip giden öncellere, ahde vefa dostlara, sevgililere birer güzelleme, hatırat özelliği taşıyor. Onca yıkımdan böylesi güzellemelerle doğrulmak az şey değil. Yadedeçek ne çok arkadaş ne çok hatıra, ne çok aşk... Üstü kalsın demeye daha mı genç, oturup hatıralarını yazmaya daha mı erken? bu da ayrı mesele... Aslında mesala diyesiydik biz:
Okur “kırlara çıkmaya hazırlanan bir tay coşkusu” içindeyken, bir hapishane kulesine kurulmuş ışıldaklara yakalanabiliyor, ansızın! Yazar, nerdeyse 9 yılını geçirdiği hapishaneden çıkalı onbeş yılı bulmasına karşın, ışıldak, dışarıdaki hayatı boyunca da onu, metinler üzerinden de bizi izlemeye devam ediyor...

Döne duran ışıldağın aydınlattığı yeni çevren içinde kişiler, zaman ve mekân değişse de, birinci tekil sahış olarak merkezde kalan anlatıcı, yaşadıklarını, görüp geçirdiklerini, hayatında iz bırakanları anlatmakla bitiremiyor.
Bitmiyor çünkü hikâye, sessizce yer altına çekiliyor ırmak, kaynağını bulduğu yerde dönüyor mecrasına, bir sonra ki mesel de buluyoruz yeniden elden kaçırılmış tutamağı... Görüntü merkezine aldığı hayatının detayları üzerinden gezdirilen ışıldak imgesiyle, devam edecek olursak Çetin, bakmamız gereken yöne, yere ışık tutuyor okurlarının önü sıra. Bu gezintilerin toplamında meramın bütüncül özü, böylelikle serimlenmiş oluyor.

Işıldak, kitapta, metinler arası ilişkiyi örgütleyen bir metafor olarak geçmese de, bu örgüsel bağı anlatıların iç macerasından duyumsamak fazlasıyla mümkün. Yazarın edebiyat serüvenini yakından tanıyanlar, onun baştan beri satıraralarında okurlarına sufle vermeye, inandığını telkin etmeye dönük ve denebilirse inceltilmiş didaktik bir söylemi olduğunu bilir. kiileyin Sözcüklerin sinonim olanaklarına, seslerin yankılarıyla dönen çoğalmalarına açık katmanlı bir imge dilidir belki de onun bu didaktik tarafını da tebessümle karşılamamızı sağlayan.

Hayatını izlemeye almış ışıldağı bir olanak olarak tersine çevirdiğinde, onun gerisinde duran hafiyeler ve işkencecilerle yüz yüze geliyoruz hikayenin öbür yüzünde. Çetin’in yaşadıklarına tanıklık vermeye çağırdıkları; işkence tezgâhlarında yitip giden düş arkadaşları, ahde vefa dostları, ranza yarenleri değil sadece: ışığa yakalanmış o manyetocular, falakacılar, zebaniler, karanlıklara gizlenmiş yarasalar da var, metinlerin içerdiği yakın tarih panaromasında…

Bu metaforik yaklaşımı sürdürecek olursak, imgelemde beliren şu oluyor: katilini de tanıklık vermeye çağırıyor kurban. Bu yüzleşmede insani bir umar yok sadece, belki bir de Stockholm Sendromu dediklerine benzer bir hal var. Yoksa ya niye, öyküsünün kahramanı yaptığı işkencecisini tuhaf bir ‘senlı benlilikle’ taşıyor hayatında, öykümüzün o bildik kahramanı. Burasında kahraman, anlatıcı, yazar karışıyor birbirine. Yitirdiğimiz bu ayrımda dönüp, yazar-şairliğinden öte bir de en eski dostumuz olan Mehmed’imizin
yakasına yapışacağız belli ki birazdan. Hemen her metninde, bir zamanlar yaşadığı tutsaklığına gölge etmiş kim varsa hatırlanıyor, hatırlatılıyor bir vesileyle:
“Çocukluğunu yeniden bulmuş bir insan sevinciyle yamacı tırmanıyorum ki, siren sesi.. neler oluyor orada; siren sesi gidip bizim grubun yanıbaşında susuyor: ben pusudayım: gölge olup kendi ardıma saklanıyorum o an…”

Kaçıp kovalamacalarla geçen gençlik yılları üzerinden onca zaman geçmişken, görülen kâbus, geçmişe dair saplantı, bir hatırlanış mı sadece? Çetin’i daha insaflı anlamak için yığınla nedenim var. Onun kitabındaki anahtar deyimle “geniş zaman gerçeğine” işaret eden biteviye bir durumdur bu aynı zamanda. Değil mi ki, sokaklarda durmadan canavar düdükleri ötmekte, termal kameralar, ışıldaklar dönmekte, biteviye meterisler, tuzaklar kurulmakta, ölüm mangaları şarjör değiştirmektedir ha bire, ve daha neler neler...

“Yeryüzünün en güzel iyimserliğini paylaşmayı” düşlediği “komşu bahçelerde büyüyen o çocukluk günlerinden” başlamıştır “günlerin cehennemine yolculuk.” Ömürce sürüp gidecektir bu; sıladan sürgüne, zindandan o kayıp ülkeye bu hasret, bu sanrılı yolculuk, düş kırıklıklarıyla.
Anlatıcı, dünyanın en iyimsersem Şarlo’su olmaya çabalasa da, son hız geçerken aldığımız bir tutam fesleğen kokusundan başka da tesellimiz kalmıştır.

Dünya lirizmini yitireli, atımızı bağlayacağımız bir iğde dalı bile kalmamıştır oysa...
Dikenini kabulümüz saysak da, artık tutunacak bir tutamak değil sanki o iğde dalı da... “Dağılmış bir pazaryerine düşmüş” anlatıcı “çok çok daha şaşkın,” bu yüzden. İlgili metnin bir yerinde dillendirdiğince:

“Hatırla eğilip önlerinde, geçilmeden o hatıralardan; o kavil: o karar: o ikrar uğraklarından geçilmeden, kişi varamıyor kalbinin kıyısına..”
M. Çetin’in ana meramı da bu cümlede saklı vesselam:
“Vicdan”, “ahde vefa”, “kadir kıymet”, “mihnet”, “muhannet” gibi babalarımızdan ödünç kavramlara sıklıkla başvurması bu yüzden. Dilin kifayet etmediği zamanelikte, babalarımızın dil dağarında kalan o tılsımlı kelimelerdir, bu sessiz çığlığı, bu lirik yakarıyı tarif edecek belki yine...
Sözü uzatmadan kıssaya dönelim meselimizin akarınca giderek:
Yıllar süren bir yazma serüveniyle biriktirilmiş kitap, kanımca tasarlanmamış bir romanın yapı taşlarını, harcını da taşıyor kendinde, şiddetle. Metinler birbirlerinden bağımsız ve uzak zaman dilimlerinde yazılmış; konuları ve anlatı teknikleriyle farklı olsalar da, toplamlarında, yazarına ukde kalmış “ahde vefa” bir meramı tasarlar kendileriyle. Tanıklıklara hasredilmiş bir uzun arka - plan hikâyesi, kitap boyunca bu dolayımla sürer. Sayfalar ilerledikçe beliren, kendini daha bir hissedilir kılan romanesk yapı, ışığın gezdirildiği detay metinlere ustalıkla serimlene gider...

Belki de hiç tasarlanmamış bu gizli biyografik romanın taa evvelinde Çetin’in ilk kitaplarından biri olan ‘Asmin’ var. Oradan okurunun aşina olduğu sesler, kokular, duyarlıklar var. Bir dizi şiir kitabından sonra Asmin, Çetin’in devamı beklenen nesir kitaplarından ilki olarak kaldı geride. Beklenen, “Atımı Bağladım İğde Dalına” adlı bu kitap sayılacaksa, bir kez daha haklıdır:“her yazarın ömrünce yazdığı aslında bir tek kitaptır” diyen.

Ana izleklerine kısaca da olsa işaret etmeye çalıştığımız M. Çetin’in bu son kitabıyla beraber, Asmin’in yeni baskısı da yine Agora Kitaplığı tarafından okurun ilgisine sunulmuş. Yayımlandığı ilk andan başlanarak kendisi için ‘özel’ okurlar yaratan, ancak uzun yılllardır da baskısı bulunmayan Asmin’in yeni kitapla birlikte yayımlanmış olması, en azından bu yazının final saptamasının ‘sağlamasını’ da vermiş oluyor öyleyse...

Öyle, bitirmeden, son bir hatırlatmada daha bulunmuş olalım: estetik bir kategori olarak kitaptaki ‘lirizm’e aldanıp, metinlerarası okuma yapmayı pek ihmal etmemek gerekiyor, sanki. Çünkü metinler, M. Çetin’in neredeyse bütün hayatına yaydığı ideolojik-etik kaygılarının, ona dair kavramsal önermelerinin de gizli bir bildirgesi olarak okunsun istiyor. Ol sebeple, ‘nasıl’ anlattığı kadar ‘ne’ anlattığını da fazlasıyla önemseyen bir yazar ile karşı karşıyayız. 

 
Ekim, 2006
Not: Tırnak içinde geçen tüm italik alıntılar Mehmet Çetin’in adı geçen kitabından alınmıştır.


Emirali Yağan
E-Ütopiya: Sayı-1 kış kitabı-2007

2 Mayıs 2013 Perşembe

ayrılık prelüdü: mehmet çetin

uzun bir tarih girdi aramıza eyvaah gözyaşı bile
 
bir şarkı duydum sanki bir an sen miydin küsçiçeğim
lü, yetmezoldum gülümsemeye aşkı düşlerken, bak
kaldım asteroidler arasında ya hangi küloluş bana
durulmazmış artık yürüyenin önünde, öğrendim
geçip gidiyorsun işte yüreğimden: degrade
değilse üzülürüm lû çekilirsen şiirimden
başkoymuştum geceduruşlu saçlarına
uyandır beni bak ayrılık baladı bu
eski acemiliğim bu, az ötende
çaresizliğim, sevgilim

bilirsin lû her aşk üzgündür kuğunun sustuğu
yerde: bir de yetmişaltıncı sayfası var bir kitabın

bir de yetmişaltıncı sayfası vardı ya bir kitabın
kydettim syirdefterine zambak gibi susuşla
nazi işgâli altında ukrayna'daydık sanki
açsefil işçilerle seçme işgâlciler
karşıkarşıyaydı ateş altında
aşk ya da ölüm safında

işgâlciler yenilmemeliydi asılmışların toprağında
değilse kıyısınd dar bir uçurumun
kurşuna dizilmek vardı lû

kalbim, ki tıpkı öyle

haksız bir tarih girdi aramıza eyvaah kan bile
yetmezoldum acılarına lorca'nın yalnızkuşu adım, bak
bir sabah olsun bu sabah olsun günaydın de mamêke
değilse gözlerime sızan bu ansız uykuda yine sen
eskimo kadını o ellerinle ne çok uzaksın işte
kımıltısız öpüş ey aşkı heder sanan o gülüş
ya hangi buluta tırmanayım şimdi, söyle
bir kalkıp gidişin ayaksesi,
sevgili

bir de yetmişaltıncı sayfası vardı bir kitabın
managua  sıcaklığını yitirmem vardı aşk gibi
dağlar altına gömülmem vardı son grizuda
yenilgilerden kalkıp sana gelişim yine
eski çaresizliğim, sevgilim

azilerde bir lodosa sığınıp susmak mı bu
yağmur olup yağmadığın örselenmiş ırmaklarda
unutmak umudu dudaklarımı kanatıp susmak mı lû

ne an unuttum dansetmeyi ya nasıl bir savruluş bu
kuş ölümü yaprak dökümü an mı bu nasıl yasemin
kanatılan o yaramız işte ertelenmiş öpüşle
güz iklimim akasyalar hüznüm, lû
ne çok yeniliş bu, yüreğine
ki, gülü yoksa bir sevenin başka neyi
külüm demiştim ya lû çekilirse şiirimden
yürüyorum işte aynı adımlarla ölüm üzerinde
utanmak istemedim oysa ne söz ne gözyaşımdan
ve alçalıyorum işte alçalabileceği kadar bir insanın
söz dinlet kalbime ver artık hükmünü alçak şu adam
söz dinlet kalbine lû ver hükmünü alçak mu şu adam

değilse kül kalacak geriye göğsünde gül büyütenden
değilse yetmişaltıncı sayfası vardı bir kitabın
vazgeçmezliğim lû: ben, yalnızkuşu lorca'nın
yetmezoldum acılarına, bak
kaldım uçurum kuşlarıyla
zerim zerim axh gul a zerim
sustur ki diligeçmiş olmasın dilim
gelince yine tupamaroların kente girişiyle
gümbür gümbür gül yine aşk olsun ayaksesin
sahip çık küllerine ya anka ol ya anka, tıpkı öyle

üzgün bir tarih girdi aramıza eyvah ayrılık bile

mehmet çetin
hatıradır yak bu fotoğrafı