3 Ağustos 2016 Çarşamba

yeraltı ırmakları: mehmet çetin

                                                                                                didar şensoy hatırasına
(...)

X.
işte, en yenilgisiz yerinde alınlarının
çocuklarımızı öldürtmeyeceğiz çağrısı
çığlığımıza yüreklerini ödeyen anaların


bildirgesi ve eşkâli birağızdan şarkılaşan
sevgi armağanı cesaret akışı ırmağımız
meclis önlerinde kanatılan o yaramız
son söz görkemini yitirmedi ağzında
serbest bırakılmazsa çocuklarımız
ancak ölümü alırsınız burdan
diyen sesimiz
ateşkessizliğimiz 
eylemince akmaktır bu ırmak
konuş, bayrak açtı saflara sesin
yenilgiye hayır diyen gözbebeğimiz
aşkın sonsuzluğuna savurduğun ki o
eline yakışan mızrak olan şu kalbimiz
bulur anadenizini ardınsıra ırmaklaşarak

28 Temmuz 2016 Perşembe

zamanı gördüm: mehmet çetin

I.
belki rüya idi gece
uyanıp sonra bağırdı meczup
gördüm dedi: zaman, kâtil idi

belki de rastlantı idi bir çift göz
zamanı gördüm derken im büro'da
timon'un bahçesindeki incir ağacına
asılı idi meleklerin suretinde gezinen

gördüm: güze yürüyen beden içinde
portakal çiçekleri idi açılan bir çift göz
gibi iki okyanus idi yan yana öyle derin
masalının yenilgisinde açan bir çift lotus
gibi gören kalbini insanın, öylesine serin
göz vermeyesin tanrım dedi söz, gecesine
yürüyen yüzüne yaşlanan zamanı  gördüm

13 Mart 2016 Pazar

aşkının yaşındayım

frezya şarkısı bir devrimi sevdim ben
alıp sesimi serdim mavisine birdenbire

dış/gece: bir aşk için anakara şimdi ankara
kargüneşi altında küçük bir sevgili şimdi

sen. küçücük mavi ve baktıkça yüzüme

bişey oluyor sanki kırçiçeği esmerliğine
bir ırmak kopuyor dağından bir yaprak
dalından
akıyor sana kalbim düşüyor sana kalbim
bir şeyler oluyor mavi. sanki sevdim ben
frezya kokulu bir devrimi ay koksun mavi

iç/gece: ay koksun mavi sertab’ın rüya’sını
özlerken biz ankara'da: ürkek küçük sevgili 
tedirgin sevdi mi sevecek mi arada üçüncü
şahsın şiiri mi geçzaman çocuk zamanların
sevişmesi mi arada nedense o mahur şarkı
şimdi mahsur bir susuş gibi ağız kıyısında

ithaf, itham ve ihtilaf günlükleri

DİŞLERİMİ KARIŞTIRIRKEN


ithaf, itham ve ihtilaf günlükleri
mehmet çetin

ithaftır (!)
toplumsal -ve hatta muhalif- belleğimizin kıyısına köşesine atılmış, belki de silinmiş bir hatırlatmayla başlayalım söze.

geçmiş zamandır: generaller, politik iktidar erkine el koymuşlar. devlet sımsıkıyönetimli günlerle hayatımızı zehretmektedir. o vuremirli günlerde birinci ordu sıkıyönetim komutanlığı askeri savcısı -hadi belleğimizi yoklayalım- şu hayli ünlü süleyman takkeci bir çağrı çıkarır. uzun bir listedir bu; muhalifler tutuklanmakta, gözaltına alınmakta, işkence görmekte, zındana atılmaktadır. kimisi kaçmaya çalışırken (!) ya da işkencede öldürülürken kimisi de darağacına çıkarılmaktadır. bir de aydınlarımız, sanatçılarımız, sendikacılarımız vardır; bunlar için vuremri çıkarılmamıştır henüz; ama bunların da gelip birinci ordu sıkıyönetim komutanlığı askeri savcısına ifade vermesi istenmektedir.
derken, hepbirlikte selimiye’nin yolunu tutarlar. ama o kadar çoklar ki -ve daha önce hiç böyle buluşamamışlarken- sayın savcı bile şaşırır bu duruma; hepinizin bugün gelmesine gerek yok, kiminiz yarın da gelebilirsiniz..
bu, geçmiş zaman mıdır?

'Modern hayat şiire hakkını teslim etmiyor''


Bejan Matur ile söyleşi../ Mehmet Çetin

    -İlk kitabın ''Rüzgar Dolu Konaklar''la ödül aldın, eleştirmenler övgüyle söz etti şiirinden. Medya da gereken ilgiyi gösterdi. İlk kitapla elde ettiğin başarı nasıl etkiledi seni?
    -Yazı yazan kimse sonuçta sözyleyecek sözü olan kimsedir. Dünyaya bir ses verir ve o sesin yankısını merak eder. Yalnız olmadığını bilmek istediği içindir bu merak.
     Şiirinize duyulan ilgiyi alıp onunla ne yapacağınız da sizin hayat kurgunuz, kişisel tasavvurlarınız ve tenezüllerinizle ilgili. Yazıyla kurduğunuz ilişki kendinizle meseleniz ve varoluş olgusuyla örtüşen bir derinlikten besleniyorsa, okuru zaten başlangıçta hiç hesaba katmıyorsunuz. Yani okurun gölgesi üretim aşamasında, kendi kuyunuzda beklerken ulaşamıyor size. Zaten  o gölgenin düştüğü şiirler hemen belli eder kendini.
    Fakat, şiirin sunumuna dair bir etkiden söz edebilirim. Özellikle ikinci kitaptan sonraki yoğun ilgi ve haset yazıyla ilişkimi etkilemediyse de basınla ilişkimde bir ürkeklik yarattı.  Fakat bunlar geçici bazı zorunluluklar diye düşünülünce şiirle ilişkinizi bozamıyor. Sorun hesaplamadığınız, aslında ihtiyacınız olmayan bir imgenin büyüsüne kapılıp onu gerçek sanıp yanılmakta. Gerçek değil çünkü. Şiirin etkileri şairinden hep fazladır.

5 Mart 2016 Cumartesi

Memo: Muzaffer Oruçoğlu

Memo’yu ilk kez, anamın ağlayışını hayal ettiğim hüzünlü bir ziyaret gününde, demir parmaklıkların arkasında gördüm. Gençti. Parmaklıkların arasına sıkışmıştı bakışları; merakçıl, berrak, boşluğun akıl almaz devingen kudretine bakar gibi... Konuşmaya başladığında, dili dikkatimi çekti. Düzenli kurulan, yalın, pürüzsüz bir dil olarak algıladım onu. Kendi dilini, çok güzel konuştuğu egemen yasakçı dilin içinde ustaca gizleyip inceltmiş, zenginleştirmişti.

Sonra Memo gitti, ben kaldım. Merdivenleri çıkarken, insanın devrimi, hep devirerek değil, bazen devrilerek de yapılabileceğini düşündüm. İktidarın zirvesinde oturan bir adam canlandı gözlerimin önünde. Adam, tek kişilik bir devrim yapmaya karar verdi birden. İyi bir lider değildi herhal. Haddinden fazla dürüst ve kişilikliydi. Kendisini cesurca eleştiren kitleleri, kendisine tapınan kitlelere tercih etti ve tapınanlar tarafından devrildi. Koğuşa girdiğimde kulaklarım uğulduyordu. Ranzama uzandım, turna avazlarını dinledim. Akşama doğru yağmur başladı. Şimşekler, pencere parmaklıklarına çarptı peş peşe. Parmaklıklar kırıldı, ben firar ettim. Jandarma kulelerinin ötesinden gelen toprak kokusu, çimento fabrikasının bacasından maltaya yağan toz zerreciklerinin kokusunu bastırdı. Koku, bastırıldığı yerden yarıldı. Bir ateş girdi dilime. Ateş de değil, gizil bir dil. Benim hissedebildiğim ama anlayıp konuşamadığım bir dil. Evreni saran gizil müziğin dili gibi bir dil.

26 Şubat 2016 Cuma

Muzaffer Oruçoğlu: Mehmet Çetin

 İyi ki…

Muzaffer Oruçoğlu, evet, halkımızın deyimiyle, dünya bazen bir insanın yüzü-suyu hürmetine döner diye, önder yoldaşım da benim için bu insanlardan biridir ve çok kıymetlidir. 40 yılı aşan yoldaşlık sürecimize binaen söyleyeceğim, bu sözü fazlasıyla hak eden bir insan olduğudur, en azından benim için bu böyle. Bunu kendimce açıklamaya çalışacağım ama iyi ki var ve iyi ki yaşıyor duygusunu derinlikle hissettiğim bir yoldaşım için öncelikle bunu söylemek istedim.
Muzaffer ile aynı siyasal gelenekten, aynı düş, aynı yangınlardan geliyoruz. Gerçi 72’de henüz tanışamamıştık, o Dersim’deydi ve ben Elazığ’daydım, beni örgütleyen de İbrahim’di. Ama 1975-76’dan itibaren iletişimim oldu kendisiyle. İlerleyen yıllarda hem örgütsel hem de kişisel iletişim anlamında, dostluk anlamında çok yakın mesaimiz oldu. Dolayısıyla kendisini daha sonra sadece okuma anlamında değil ama izleme, dinleme, tartışma, müdahale etme, müdahalesine açık olma, yoldaşlık hukukunun gerektirdiği her ne varsa, hemen her şeyi kendisiyle yaşadığımı düşünüyorum ve onun öncülerden olduğu bu ortak mücadele tarihimizden onur duyuyorum…

23 Şubat 2016 Salı

yılmaz güney'in mezarını ziyaret: mehmet çetin

"… ortancalar var mezarının üstünde; kır çiçekleri, kurumuş güller ve papatyalar. sarı çiçekler içinde solgun kasımpatları bir de. sabah saat altıbuçukta gelip dayanıyoruz pere lachaise kapısına ama kapalı. saat sekizbuçukta açılıyormuş. günlerden cumartesi.. siyah yakışıyordu yılmaz'a, kırmızının yakışması gibi ve beyazın. ilkinden dört yıl sonra yeniden geldiğimde görüyorum yine; bu ölüler ülkesinde, ve en azından bu mezarın çevresinde üzerinde çiçekler bulunan tek yer..
yılmaz güney unutulmuyor.
ama nasıl, bilmiyorum.
(…) 
geçmiş zamandır, tamam.
aşk, sürgünde solan bir güldür şimdi ama solgun da olsa hatıradır ve senin derinliğinde yaşamaya ve solgunlarınla konuşmaya devam ediyor işte; burada ölüler yaşıyor! laura marx'tan gerard de nerval'e, oscar wilde'den jim morrison'a, honoré de balzac'tan edith piaf'a, anti-faşit mücadelede düşmüş devrimcilere, kadınlara kadar herkes.. burada işte; onyedi yaşındayken naziler tarafından öldürülen genç devrimci ile ispanya içsavaşı'nda kumandan gabriel, 'boşyere ölmediniz yoldaşlarımız' diye bir ithafla..
ve luis aragon'un 'anımsamak için cümleler şiiiri' ile..
(…)
yılmaz'ın mezarından kıpkırmızı bir gül alıyorum ve son komünarların dibinde kurşunlandığı duvara armağan ediyorum onu.. ne güzel bir duvar bu; 'komünarları anımsa.. üşüyorum, beni komünarların battaniyelerine sarın' diyen yılmaz'ın gülü ile 'komünarlar yaşıyor' diye yazıyorum duvara ve yılmaz onlarla yine, thorez eluard'la rose de ravensburg'da; ben ravensburg gülü direnişte mi ölmüşüm, öldüm/ yeniden doğacağım/ bütün yıllar/ mevsimler boyunca barbarlığa karşı/ dünyanın çocuklarını savunacağım/ ve bir eşitlikçi olarak bütün mezarları/ güllerimle aydınlatacağım" diyor..
diyorlar; yılmaz güney'in mezarındaki günlük domur domur güller, eluard'ın şiirindenmiş.."


mehmet çetin
günlük'ten..

12 Şubat 2016 Cuma

bir kanar dağ öyküsü

"menekşe sabahların yurduna geldik
turnaların semahı; munzur dağlarına
sonrası haydaran'dı bu dağların tarihi

apaçık bir meydan okuyuştan geldik
geldik bugüne, şarkılar sabahına
alnımız ak
tarih kadar uzun
 bir yürüyüşten geldik
o günden yazdık güncesine kalbimizin

aşkla ayaklanışı sınadık ateşle
sınandık yenilgi ve zaferde. saklımız yok
çıktık dağlara
 bir düş sıcağında
sesine kavuşan ırmak akışında
aktık vardiyalara, alanlara
aktık o ihtilal ırmağına

ah etmeden sığdık ölüm çığlığına
çığlıklardan geldik bu ay tutulmasına
geldik ve yer açın dedik alanlara, sıra dağlara

ey sağır gök, yırtıl karanlığından
ey uçurum karanlığı gece, yırtıl
yırtıl ve yer aç şarkımızın sabahına

ay düşer gecesine munzur'un, parçalanır
magmasında
 bir halkın çığlığı yanar
ve rüzgara
 dağılan kuşlar birikir koyaklarda
sıra sıra
 bir dağ kanıyorken geldik o sonsuz kekik kokusuna
dorukları şimdi kan ile boran munzur’a

dağlara, durmadan dağlara çıkmaktı,
kan ile yangındı devran
"bra serbaba waxte merdayno" demekti yeni baştan
süngülenmekti göğsünün güneş kokan yerinden
onar yüzer ateşe verilmek, aah etmeden yanmaktı
ağaç kökü yemek, gözyaşını unutmaktı
top ateşiyle parçalanmaktı mağaralarda
yenilmek, durmadan yenilmekti
ama "dersim" diyebilmekti yine de

dağ dağ vuruluyorken o dağ çocukları
dağ dağ kanıyor şimdi munzur ırmağı

ama ay düşüyor yine yarasına munzur’un
ahını taşıyorken tarihten kovulmuşların
bir meri keklik,

"varsın; yok saysınlar" diyor; "bu kekik kokusunu"
biz ki öğrendik; yürüdüğü yere varır insan
ve avunmasın dedik ağrımız
alnımız ak
daha söyleşeceğız, tetik dursun kalbimiz
daha söyleşeceğiz, tetik dursun kalbimiz"

mehmet çetin

(not: bu şiiri, ferhat tunç "özlemin dağ rüzgârı" albümünde okumuştur.)