şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2019 Cumartesi

''Şiir, Sözcüklerin Rüyasını Görmekse''

MEHMET ÇETİN İLE 'KEKEMECE' SÖYLEŞİ
Fadıl ÖZTÜRK / Murathan MURADOĞLU

“şiir, sözcüklerin rüyasını görmekse..” 

fadıl öztürk/murathan muradoğlu:bir yarıgece kapısına dayanıyoruz mehmet çetin’in. düşleri bile kirletilmiş bir dünyada kekeme olmayı anlamak mümkündü de, kekemece’yi bir itiraz diline çevirmek nasıl bir şeydir diye sormak istedik. yalan yok; bir hayatı en yakın siperlerde yaşayanlar olarak anladığımızla kalmamak için, okuyucu kalıp zor sorular sormak istedik. mehmet çetin’in piya şiir kitaplığı’nda yayımlanan kekemece adlı şiir kitabının gördüğü rüyayı konuşmak istedik. sehpada siyah çakmağı, sigarası bir de bir çift gamze duruyordu. bizimse yüzümüzden yaramazlık akıyordu. yarıgeceydi. sorduk. sabaha az kala bir zamandı alacağımızı aldık, üstü başka bir şiire kalsın..

-şiirin veresiye defteri var mı? dünyada memur olmadan yaşamak nasıl bir şey?
-ikinci soruya geçelim; estetik için çok şey söylendi ya, kekemece üzerinden estetik için ne söylersin? ya da estetiğin kekemecesi nedir?

-anlaşılmadı herhalde; hegel yazmadıysa bunu, yani sen yazdıysan ki yazdın, söyle o zaman; bir taamüd durumu yok mu yani?
-bizi konuşturup durma; eylem ifa edilmiştir mi diyorsun böyle susarak?

-eylerin gereği zaten mücellitten çıktıktan sonra yerine getirilmiş, şiirin rüyasındaki gerillalar yazılması gerekeni yazıp yarabere içinde de olsa üslerine dönmüşlerdir mi demek istedin yoksa?


-allaallaah, bütün yanıtları biz verdik ya..


    -şiirinin kekemece’yle evrildiği dil evrenini, bu uğrağı nasıl anlayabiliriz?
    -meçe: "şairin hayatı şiire dahil" demişti c. süreya; şiirimin giderek başka bir dil dünyasına evrildiğini söylerken, hayatım için de bunu söylemiş olmalısınız diye anlamak istedim. daha da ileri gidip o. wilde ya da bizim neyzen tevfik gibi "ben dehamı hayatıma verdim, yazdıklarım sadece yeteneğimdir" demek isterdim. yani hayatımızın dahil olmaya çalıştığı şiirimiz bir yolculuksa eğer, seyirdefterinde sürekli yeni uğraklarla karşılaşmak, bu anlamda başka dil dünyalarına evrilmek biraz da böyle bir şiirin doğasında aranmalı gibi. burda benim kişisel hızım bir kaplumbağanınkinden ne kadar fazladır, bilmiyorum, ama bu serüvende ana vurguyu sahicileşmeye yaptığımız hatırdadır herhalde. bu da, serüvenimizin etik/estetik tercihinin bizzatihi kendisidir. ve böyle bir tercihin asli yönü galiba hep "gitmek"tir; nereye? aradığımız yere! aramak dediğimiz de yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir cümlenin sırrı ya da kıssadan hissesi: "arayanlar belki bulamazlar ama bulanlar mutlaka arayanlardır!"

17 Ağustos 2019 Cumartesi

giderim: mehmet çetin

nefti ağaçların ordan geçiyordum
bilirdim bunu önceki hayatımdan
 
geçtim geçmesine elinden ilinden
ve o ellerinle davrandım kendime
filin olup daldım korunaksız içime
kalbime: züccaciye dükkanıma yani
daldım.. ve bu bir soygundur dedim
 
dedim ama neyim kalmış ki alacağın
benden: aşkı mı vefa mı hayat diye
daha neçok namluyu dikip üstüme
 
zeytinlerin ordan geçiyordum ki
sabah gölgesinin yanında susup
soluğunu dinliyordum oğlumun
kederiyle heder oluyordum ahı
göldeki balıkçının tanvakti bile
işlediği cinayetlere kanıyordum
boğazımda o zoka ile fısıldayıp
zeytin ağacı dikmek istiyorum.. 
 
-diyorken: bıçağını bileyliyor aşk 

"Şiir, evet; ama etno şiir.." /Ahmet Telli


soluyorum

avluda soluyordu su: 
soluksuz kalıyordu kekeme
kokunu soluyordum ardınsıra
sigaranı içiyor teselli yerinden su
yıkanmıyor ki solsun istemiyor kokun
ayrılıkla solan uzak yurdunu soluyorum

soluksuz kaldım seni seslenip sesime gittin diyorum;
âhımı avuçlarıma akıtıp gittin avuçlarında soluyor vedâ
mecrasız kaldıkça akmak istiyor ardınsıra yoruldukça sol
solsoluğa çalıyor telefon rahatsız oluyor su o sarmaşıktan
indirmem gerek gözlerimi gittiğin uzak sağanaklardan çağır-
mam gerek kalbinin ağlarına terkettiğim çocuğunu susturmam

13 Mart 2016 Pazar

ithaf, itham ve ihtilaf günlükleri

DİŞLERİMİ KARIŞTIRIRKEN


ithaf, itham ve ihtilaf günlükleri
mehmet çetin

ithaftır (!)
toplumsal -ve hatta muhalif- belleğimizin kıyısına köşesine atılmış, belki de silinmiş bir hatırlatmayla başlayalım söze.

geçmiş zamandır: generaller, politik iktidar erkine el koymuşlar. devlet sımsıkıyönetimli günlerle hayatımızı zehretmektedir. o vuremirli günlerde birinci ordu sıkıyönetim komutanlığı askeri savcısı -hadi belleğimizi yoklayalım- şu hayli ünlü süleyman takkeci bir çağrı çıkarır. uzun bir listedir bu; muhalifler tutuklanmakta, gözaltına alınmakta, işkence görmekte, zındana atılmaktadır. kimisi kaçmaya çalışırken (!) ya da işkencede öldürülürken kimisi de darağacına çıkarılmaktadır. bir de aydınlarımız, sanatçılarımız, sendikacılarımız vardır; bunlar için vuremri çıkarılmamıştır henüz; ama bunların da gelip birinci ordu sıkıyönetim komutanlığı askeri savcısına ifade vermesi istenmektedir.
derken, hepbirlikte selimiye’nin yolunu tutarlar. ama o kadar çoklar ki -ve daha önce hiç böyle buluşamamışlarken- sayın savcı bile şaşırır bu duruma; hepinizin bugün gelmesine gerek yok, kiminiz yarın da gelebilirsiniz..
bu, geçmiş zaman mıdır?

'Modern hayat şiire hakkını teslim etmiyor''


Bejan Matur ile söyleşi../ Mehmet Çetin

    -İlk kitabın ''Rüzgar Dolu Konaklar''la ödül aldın, eleştirmenler övgüyle söz etti şiirinden. Medya da gereken ilgiyi gösterdi. İlk kitapla elde ettiğin başarı nasıl etkiledi seni?
    -Yazı yazan kimse sonuçta sözyleyecek sözü olan kimsedir. Dünyaya bir ses verir ve o sesin yankısını merak eder. Yalnız olmadığını bilmek istediği içindir bu merak.
     Şiirinize duyulan ilgiyi alıp onunla ne yapacağınız da sizin hayat kurgunuz, kişisel tasavvurlarınız ve tenezüllerinizle ilgili. Yazıyla kurduğunuz ilişki kendinizle meseleniz ve varoluş olgusuyla örtüşen bir derinlikten besleniyorsa, okuru zaten başlangıçta hiç hesaba katmıyorsunuz. Yani okurun gölgesi üretim aşamasında, kendi kuyunuzda beklerken ulaşamıyor size. Zaten  o gölgenin düştüğü şiirler hemen belli eder kendini.
    Fakat, şiirin sunumuna dair bir etkiden söz edebilirim. Özellikle ikinci kitaptan sonraki yoğun ilgi ve haset yazıyla ilişkimi etkilemediyse de basınla ilişkimde bir ürkeklik yarattı.  Fakat bunlar geçici bazı zorunluluklar diye düşünülünce şiirle ilişkinizi bozamıyor. Sorun hesaplamadığınız, aslında ihtiyacınız olmayan bir imgenin büyüsüne kapılıp onu gerçek sanıp yanılmakta. Gerçek değil çünkü. Şiirin etkileri şairinden hep fazladır.

3 Ekim 2014 Cuma

bir kadının ayrılık notları: mehmet çetin

I.
anlamı yok takvimlere sığınmanın kalırsam yerim
yok: anladım
gideceğim: nasıldır hiç öğrenmeden o güzel ayrılık

II.
dedim; kuşatman yoruyor elin hiç hiç anlatmıyor beni
sular akdeniz olmuyor göğsüme eğilince ağzın
bari o güzel ayrılık olsun bizimkisi dedim
sonrasını düşünüp durmaktan
ne aşk ne vakit buldum ağrını silmek için ömürden

(bütün istediğim birlikte kurtulmaktı bu yenilgiden
kaldırım taşlarında daha sakınarak yürürken
o yorgun ellerinin çok unutuşuyla
bedenimi geçip gitmesinden mi
incindim
zaten hayli kırılgandı sesim
istesem de kalamazdım ikliminde artık
ürpertiler geçti ellerimden de vedâlaşmadım
ayrıldım.. nasıldır hiç öğrenmeden o güzel ayrılık)

24 Mart 2014 Pazartesi

Mehmet Çetin İle Söyleşi: Vecdi Erbay

Kekemece Duyarlılığı

"Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik."

Mehmet Çetin'i ve şiir pratiğini KekoMeçe adlı şiir, özetler nitelikte. Çetin'in şiirini izleyenler bilirler; kitaplarında yer alan şiirler birbirini bütünler, tamamlar niteliktedir. Çetin'in yeni kitabı "Kekemece" adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın son şiiri Ahmet Telli'ye ait. Yazdığı gibi iyi konuşmasını da beceren ender şairlerden biri olan Mehmet Çetin'le "Kekemece"yi konuşurken önceki kitaplarına da döndük.

"Rüzgar ve Gül İklimi"nden "Kekemece"ye, dışarıdan bir gözle, Mehmet Çetin'in şiir serüvenini değerlendirebilir misiniz?

Şiirin kendisini yazdırdığı çok kişisel tarihsel, toplumsal, duygusal uğraklar vardır. Rüzgar ve Gül İklimi, 1971'lerden başlayan bir sürecin ürünüdür de denilebilir. İlk kitap bu anlamda içinden geçip geldiğimiz ölüm kalım günlerinin vicdani ve estetik tanıklığıdır bir yanıyla. Diğer yanıyla da toplumsal bir kaygıya tabi kılınmış dilin ve söylemin farklılaşma, özgürleşme ve daha kişisel olma pratiğidir. Çok içtenlikli bulduğum, bütün gençliğe ve acemiliğe karşın, dil ve söylem arayışları açısından bir tavrı olduğunu düşündüğüm bir kitaptır. "Birağızdan" ise sözün ve dilin kelimesini şiirin olanaklarıyla kendini daha iyi örgütlediği, ama şiirin kendini çok gözettiği bir kitap olarak geldi. "Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı" epey sonra yayımlandı. Kitap, sanat hareketi sürecindeki geri çekilme, öğrenme, birikme ve yeni bir uğrağa evrilme sürecinin ürünüdür.

25 Ocak 2014 Cumartesi

yarın daha kızıl ol: mehmet çetin

sonra, eğilmiş bir beyazgülü öpüyordum

-ki bir sigara verir misin akdeniz: lütfen. bir dolunay 
daha gecede rüya. ama durmadan yavrularını yiyen 
biri var aramızda: pisi pisi annesinin kızıl kedisi 
şaşkın bir bebek gülümsemesi bu: ay ayy 
durun biraz: ağızları açık gülüyor ayran 
delisi kızlar sanki bir çocuk gülüyor 
beyazlar içinde şimdi begonvil 
olmak vardı: kışkırtıcı bir çağrısı var 
bu şaşkının bir bıçak yarası gibi bakıyor
durmadan yavrularını yiyiyor bir şaşkın ay
ayy bakın ona: pisi pisi annesinin kızıl kedisi

bakın: anıları yok anları anımsamaları yok
yaz yağmuru kadar sevmiş ancak
vurmuş sesini şarkıdan şarkıya
şarkısı yok: bakın ona

19 Ekim 2013 Cumartesi

Cezaevinden firar eden şiir: Yurdagül Erkoca

Enver Gökçe Şiir Ödülü, 7 yıldır hapiste yatan Mehmet Çetin'in / Yurdagül Erkoca

1  Eylül 1981'den bu yana Kayseri'den Konya'ya, Malatya'dan İstanbul'a, Bursa'ya uzanan bir hapislik serüveni yaşıyor Mehmet Çetin. Ama bu cezaevi serüvenine bir de şiir serüveni eşlik ediyor. ''Birağızdan'' adlı dosyasıyla Enver Gökçe Şiir Ödülü'nü alan Çetin, 9 ay sonra dışarıda olacak.

     Enver Gökçe Şiir Ödülü hapisteki bir şaire verildi bu yıl. 1 Eylül 1981 terihinden bu yana ülkenin çeşitli cezaevlerini dolaşıp duran bir şaire: Mehmet Çetin'e. Çetin ödülü ''Birağızdan'' adlı dosyasıyla aldı.
     Önce Kayseri Zincidere, ardından Konya Dutlukır, sonra Malatya Yeşilyurt, derken İstanbul'da Metris ve Sağmalcılar cezaevleri ve nihayet Bursa. Bursa Özel Tip Cezaevi, Tam tamına yedi yılını tüketmiş cezaevlerinde Mehmet Çetin daha dokuz ay yatacağından gayrı.
     Çetin'in ilk kitabı ''Rüzgâr/Ve Gül İklimi'' 1988 martında Belge Yayınları'ndan çıkmıştı. Şiirlerinde alışıldık cezaevi imgelerine pek rastlanmayan, didaktik değil, lirik bir anlatımı yeğleyen Mehmet Çetin'i o günlerde, yani cezaevlerinde henüz ''1 Ağustos Genelgesi''nin terörü esmezken ziyaret etmiştik. Bir açıkgörüş günü Bursa Cezaevi'nin avlusunda şiiri üzerine söyleşmiştik.

15 Ekim 2013 Salı

dünyanın yalnızlığına üzüldüğüm için

bu hep acemi hep acem çocuk
dünyanın yalnızlığına üzüldüğü için yazdı
                                                   yazdı az ilerinizde kürt olup yollarda ölen kalbine ay düşen
ve ansızın iç çeken biraz hüzünlendi diye izmir'i
düpedüz yakmak için
                          için için söyledi bir aşkı ve dünyanın üstüne çıkıp ağladı
insanları kaybolmuş kentlerden sözetmek için öylece düşmüştü dünyanın orta
yerine ve görmediği insanların direnen yüzü için yazdı
                                                                     görmediği insanların direnen
yüzü için yazdı bir kentten bir kente taşınırken çünkü çocukluğu öğrendi
hiç aklından geçirmezdi ama yazdı bu hep acemi hep acem çocuk bir kentin ortasında
../o tarihten kalmış bir suyun kıyısında bir hüznü söylemiş hep eksilen şeyleri durmadan
ve döndü sol yanına ki giyotin parçalanmış ip kırılmış sepha devrilmiş mi durmadan lorca'yı düşündü
yığınlarla insandı kalbi hiç kimseye hiçbir şey söylemedi başka
                                                                  başka bir şey söylemek istemedi
yasal değildi bu aşk gül kardeşim sen sağol kardeşim sen sağol kardeşim eşkiya güzelliğini sal yurdumun üstüne demekten başka
                                                                  dünyayı öylece anımsamak için
çiçekler saksılara tutsak olmak istemediği için. 
                               yazdı o güzel kan sıçramasın tarihe. artık kan sızmasın
diye kırmızı kelebeklerin konduğu bir güzel yüzün şakağından. o yüzü ilk öptüğü yerde durmak için.
durmadan orda durmak için. güvercin yaralarını sarmak ve
bir dostun kokusunu özlemek nasıldır demek için yazdı
                                                                        yaz'dı yırtılan bir haziran
sıcağıydı aşk bir tuba ağacıydı kutsal kitaplardan kaçıp gelmişti. bunu
son otobüse yetişmeniz için yazdı. hepinizi sevgilisi sandı ama alınmadığınızı bildiği için yazdı.
deniz dalgalıyken güldüğü için ne elini tutan ne de eğilip o acemi o acem dudaklarından öpen biriniz
olmadığı için yazdı
                                                          yazdı kendisi için çok istemediğini bilesiniz diye. ölümden korkardı diye. dağlardaki sonsuz ve uzayıp giden kan kaybını yazabilsin diye. odası hep sevgili koksun diye. sonraya aşktan gayri hiçbir şey kalmasın diye dudaklarınızın kıyısındaki gül gülümsemesiyle sarhoş olsun diye. şaşırıyor herkes. sen bile. tanışmalıyız demek için yazdı
                 yazın başladığı yerdi. hazirandı. başlattı kendisini bir aşk ve ben. aşk olur kekemeliğim böyle bir an. dediğim için. nasıl olur tutsaklık günlerinin hücresine benzeyen bu odada kırılan kar sesi olmalıydı ama yok. ama ben nasıl olur çeker giderim bu kentten. ama ben tuba dallarının yeşiline boğuluyorum durmaksızın. kurtar beni aşk. dediğim için yazdı. sırf bunun için yazdı belki
                              belki de komşu bahçeden menekşe çalmak için yazdı
                                                                                                    yazmak oldu yaşamı. çocuk oldu durmadan. acem oldu. bir orman durmadan yok oldu diye. birinizin elleri ebemkuşağı olur diye. sen yoksun diye bahçesinde bir çocuk ağladığı için yazdı
                                                                                                            yazdı yalnızlığı büyüdüğü için öldü dediğinizin cesedi dünyaya sığmadığı için. sigaranın tadına doymadığı için. içinizden birini öperek herşeye başlamak için. hala ağlıyor mu izmir diye sormak için. saçlarınızı yeniden tarayasınız diye. bir kadının ağladığını anımsayasınız diye. babek ki gideli binyüz yıl oldu sakın ha unutmayasınız diye. gelin bu akşam sözetmeyelim ölümden diye. yakarabilirsin. avuçlarınıza kapanabilsin diye. neden dönmedi o akşam gidenler. sizden sorabilsin diye yazdı
                                                                                          abarttınız. şair sandınız kendisini. gelin ağzım olun söyleyin kimsesizliğimizi demek içindi. sarı dediğimiz isfehan'da ağırlanan hüzün demek içindi ve bir tarih girdi aramıza eyvaah ayrılık bile demek için yazdı
                                                                                                                          yazdı ki bitsin bu zulüm isyana bayrak açalım ki kan dökmemiştik hiç. bağdat'ta öldürülmeden kadınlarımız ateşe inanırdık kul olmadık hiç sultana ama topraksızım cariyeyim köleyim ve bir mezardan doğrulur gibi usul. okuduk konuştuk sorduk ve sonsuz ırmaklara aktık ki bir dahakılıç kana bulanmasın. sabahtı. ölüm kuşu uçtu uçacaktı. çünkü o sabah bir bir güneşin ateşiyle uyandık. uyandık ki yenilmiştiler ve ağlıyordu hiyo. ağlamasın diye cennetten kaçıp aşkımıza sığınan tuba var. bir ütopyamız var. gelincikler var üstelik yüzümüzde daha kızıllaşan. bunu söylemek için yazdı
                                             yazdı. ciğerlerindeki son nefesini yoldaşlarına sunarca
sabahtı ve cümle mahlükat uykudaydı.
bir onlar vardı ağlayan kanayan ölen
                                              öldüğünü görmesin diye onların. ince bir merhem dilendi annesinden. ince bir iple bu isyanı örsün diye yendien yaptı bunu
                                                                                             bunu da yaptı ki elinin biri kesilince diğer eli ile kesilen elinden kanı alıp yüzüne sürdü ve kankızılı yaptı yüzünü. kankaybından yüzü sararınca korkudan sarardı sanmasınlar diye yazdı
                                                                                              yazdı bazz kenti sığınağıdır yine yenilmişlerin. yoksulların. aşk kırgınlarının. bilelim istedi bunu.dai saydı kendisini. araladı kalbinin yeni bir sayfasını bir ah çekti bir ah çekti ki asya kadardı. atlaslarda unutulmuş çocuğuydu asya. onun için yazdı
                                                        yazdı. sokakları kan içindeki bir ülkeyi bir çocuğun çabuk dön dediğini duyurmak için. gidelim yanan dünyanın dumanıyla körleşmeden demek için. durmadan aşka çağırırdı ki iyidir söz onun töresidir ve bitmeyen bir aşk demektir. bunun için yazdı
      yazdı ki yok saymayın beni. yakılmayayım dedi.bir bononun kirli kan akıtan yerinde olduğunu saklamadan. bir parça kömürün nasıl bir isyana dönüşeceğini açıklarcasına. artık ömrünün bir çek koçanına nasıl sığmayacağını anlatırcasına yazdı
                                                                                       yaz dediğimiz şimdi de aranızdaydı. hazirandı. ay düşmüştü aramızdan birinin kalbine. ay düşmüştü kalbime. kalbim ki çingeneydi ve aşk imkansızdı. eğilip baktı. daha daha yaklaşıp baktı ve yazdı üşenmeden
üşenmeden dönüp gitti çocukluğuna. ömrünün en acemi yerine. akıp duran terine. dünyayı öptüğü sevgilisinin ağzına. erguvan gülüşüne. bu gülüşten. terden ve yeniden bir dünyanın yaratıldığı yere yürümek için. ben yine sürgün olayım. öleyim. bir kentin ya da aşkın ve şiirin delatsında diye yazdı
                       yazdı en son afrika ya da kafkasya şiirlerini. dağlardan yine seslenen yaralı geyik seslerini. susmuşum böyle sahipsiz kalmasın kalmasın diye yazdı
                                                                                                 yazdı ki nereden çıktı bu acem gravürleri
                                                                                                              bu titrek bu kendi çağrısına dönmeyen ses
                                       seslendi yeniden yeniden heyyamola. durmadan heyyamola demek için. birilerinize yazdı. dünyanın yalnızlığına üzüldüğü için yazdı
                                                                                              yazdı komutansız insanlar için. kalbimize gül yağdığı için. newroz akşamı kendisini yakarak dünyamızı aydınlatan zekiye için. yazdı su kokulu mağaraları kanatılan durmadan kanatılan uzun yeleli dağlar için. yakılan bir panzerden sonra biriniz onu öptüğü için
                                                                   için için içli bir çocukça iyi ya da kötü demeden yazdı dünyanın yalnızlığına üzüldüğü için
                                                                       sırf bunun için yazdı belki
                                                                       yalnızlığına üzüldüğü dünyada herkesi aşka çağırmak için
kenti tragedyasına çağırmak için herkesi
                                                herkes oturup kendi şiirini yazsın demek için yazdı
                                                                                                                      söylencedir ki bu yüzden tekrarladığı oldu kendi sesini. sesine sürdüğü şarkıya nakarat. sesine sürdüğü şarkıya çığlık olmaktan asla vazgeçmeden yazdı
                                                                                     yazmasa olmaz mıydı
                                                                                     yazmasa olmaz mıydı
                                                                                     yazmasa olmazdı
                                                                                     sen sağol kardeşim                           

m.ç

izmir, 10 haziran'93
                                 
not: yukarıdaki yazı, bir yerde yayınlanmamış olup yazıldığı gibidir. tamamlanmamıştır.)                                                                   

6 Nisan 2010 Salı

Rüzgar ve Gül İklimi: YABA ÖYKÜ'1988


Bu yıl içinde yayınlanan bir başka kitap Mehmet Çetin'in Rüzgar ve Gül İklimi

Mehmet Çetin mahpus bir ozan. Ama şiirinin ekseni kesinlikle hapishane pratiği değil. Hapishane, demir parmaklıklar, tel örgüler şiirinde ana mekan olarak değil daha geniş bir gerçekliğin parçası olarak yer alıyorlar. Devrimci (ya da sadece solcu mu demeli) ozanlarımız arasında ne yazık ki oldukça yaygın olan bir zaafa; hazır duyarlıklara yaslanmak, yaşamın verilerini estetik olarak dönüştürmeden olduğu gibi tutanağa geçirmek kolaycılığına M. Çetin'in şiirinde yer yok bu yüzden.

Rüzgar ve Gül İklimi'nin şiirlerini söyleyen insan, yalnız fizik bir zorunluluk olarak dört duvar içinde olan biri, bu duvarları bir de kendisi şiirinde yeniden yükseltmiyor. Verili mekanına, kendi özel gerçekliğine büzülmüş bir insan değil Gül İklimindeki şiirlerin ozanı. Tersine çabası duvarların ötesindeki hayatla bağlarını korumak, hatta onunla arasında yeni köprüler kurmak. Bu anlayışın dirençli, dinamik, bilinç yüklü bir şiir getirmesi doğal.

Mehmet Çetin'in hanesine yazılması gereken bir başka olumluluk daozanın Nazım, Enver Gökçe, Ahmed Arif şiirlerinden tüketici bir biçimde etkilenmiş olmayıp -ki bu da soldaki pek çok ozanın paylaştığı bir başkaa zaaftır- kendi özgün dilini oluşturmuş olması. Bu dil henüz mükemmelleşmiş değil, ama bunun muştusunu veriyor.

YABA/ÖYKÜ Temmuz-Ağustos 1988

rüzgar ve gül iklimi
hayır, görmedik duymadık bilmedik demeyin sakın
yalan olur, hepimizindi o sürmanşet ölüm günleri
ve rüzgâr
bu rüzgâr ölüm dağıtırken ülkenize, kül ve kan
ölürken görmediniz beni kimsesiz gömülürken
arayın beni, zindankapı bilmediğiniz yer değil
kanlı cesedini yitirmiş mezar olmasın kalbimiz

yarıgece enselerinde namlularla götürülenler
sokağımızdan değiller miydi kentinizden sizin
duymadık mı onca kan sesini onca ölü ülkeniz
yalan olur
görmedik duymadık bilmedik demeyin sakın

bu ülke bir uçtan bir uca eylül'ken ve rüzgâr
sizin de ölümünüzdü bu, yaşamak değil artık
akmazsa hükümsüzdür ırmak tarihsizdir ömür
sever mi
'görmeyen konuşmayan düşünmeyen hayat'

sizdiniz ve ayıplamak değil bu sadece sormak
beyni kaldırıma dökülen cihan nasıl öldü o can
şunca yıl bir kelebek niye konmadı saçınıza
ayıplamak düşmez bana ki, sormalı sizden
bir de siz anlatın dinlerim ve açıklayın nasıl
'tam kurşuna dizilirken kurtarılsın partizan'

( ... )

gelir gün değişir rüzgâr ülkem olur gül iklimi
sahipleri tarih yazan gül yürekler iner dağdan

mehmet çetin
usenima@hotmail.com

http://www.mehmetcetin.info/

9 Mart 2009 Pazartesi

Dahil Olmak Mı, Müdahil Olmak Mı?: Mehmet Çetin

Hayatın şiire, şiirin hayata dahi olmasını C. Süreya’dan bugüne nasıl anlıyor ve anlamlandırıyoruz bilemiyorum ama kişisel kanaatim, soru ve sorunun burada ‘dahil’ olmaktan çok müdahil olmayı hak ve talep ettiğidir. Yani, C.Süreya’nın ‘dahil’ oluşa dair önermesinin ‘sormaca’ya kazandırılması daha çok ‘müdahil’ olmakla mümkün gibi görünüyor. Yoksa sorun indirgenmiş anlamıyla sadece ‘dahil’ olmaksa, evet, 2007’de şair de, şiir de hayata, hayat da şiire her zamankinden daha fazla dahil olmuştur belki.
Hem de gürül gürül! Yani bayrağı kapan kapana..


Öncelikle bunu açık açık söylemek gerekiyor.

10 Ekim 2008 Cuma

Mehmet Çetin / Ahmet Telli

Mehmet Çetin'in yeni şiirlerini okurken bir şeyin ayırdına vardım: Çetin, dildeki yerleşik kuralları bozmaya özel bir önem veriyor; kakafoniden zarf olan sözcüklerle isimleri ilişkilendirmeye kadar hemen her yolu deniyor. İkinci Yeni'nin yapmaya çalıştığı dilde deformasyonu, onların bunalımcı algılayışlarından daha öteye, belki şizofreniye kadar dayandırıyor. Şairin bu edimi karşısındaki refleksim, bu aşırılık ile şiirin kaybolduğu ve böylece şairin okunurluğunu yitirebileceği noktasında idi. Şiiri hiçleyip, bir metne giden yolda yerleşik eleştiri ve algı düzeneğine saldırıydı bu örnekler.


Çetin'in yayıma hazırladığı dosyasını kendisine geri verdikten sonra, uzunca bir süre düşündüm. Şair, yaygın algı antenlerine yönelttiği parazitlerle, gerçekliğin egemen dolaşımına karşı bir tavırla tanımlanabilecek sanat pratiğine açıyordu kapısını. Bu dil Türkçe tutkunlarını öfkelendirecek, bunu biliyorum. Bilinçli bir edim olan bu tutum karşısında durup anlamanın daha doğru olacağını düşünerek, ilk şaşkınlığımı bir yana bırakarak, bu pratiğin poetik/politik olduğu kadar etik bir yanı olduğunu düşündüm.

Evet, iktidar, bir dille kurulabilirdi ve gerçeklik dediğimiz olgu, dil aracılığıyla yayılabilirdi. Öyleyse, iktidarın oluşabileceği alanlara saladırabilmek için belki de önce dile müdahale etmek gerekiyordu. Aslında anarşistlerin yapması gerekeni, bir şair gerçekleştiriyordu. Üstelik bunu, kendi etki alanını gerekirse daraltma pahasına…

Çetin, bu deneyimi, iktidarların üstümüze yürüdüğü dilin içinde gerçekleştiriyordu. Dil, kendi seslerinden aldığı ritme bir ivme kazandırmış, bu hız, giderek uğultuya, sonra da gürültüye dönerek üstümüze abanmışken, Çetin'in şiiri, şimdilik bir protesto olarak kekemeliği seçiyor. Bundan sonraki aşamayı merak etmiyor değilim. Belki bir dilsizlik olacak bu. Evet, gürültü bir yansıma olarak kendine döndüğünde, küçücük bir es, o gürültüden çok daha etkin olabilir. Olabilir mi, anlamaya çalısıyorum. Belki de tartışmak…

Çetin'in seçimi, bana kalırsa etno bir duruştur, onun kendisini tarif ettiği yerde okurun vicdanı ise etik olanı belirleyecektir." (…) "Şiir, evet; ama etno şiir.."

Ahmet Telli
kaynak:'kunduz düşleri' şiir dergisi

http://www.mehmetcetin.info

3 Eylül 2008 Çarşamba

kekemece/orhan koçak

Mehmet Çetin'in şiirini bilenlen biliyorlardır, Asmin’den, Rüzgâr ve Gül İklimi’nden. Türkçeyi, kendi coğrafyasındaki başka dillere değdiğinde ucundan kavrulur, kızarır gibi gösteren bir dil. Son yıllarda (90 sonrasında) beliren yeni bir "şairanenin" de dili. Çetin’in farkı, bu etkileşimi, sadece komşu diller arasında değil, uzak türler ve kültürler arasında da yürürlüğe koyabilmesi. Tom Waits ile kekêmeçe, umarız rûzgârlı bir avluda çok kalmazlar. Kitabın en güzel şiirlerinden biri, 




"söylence":

ki suyun toprağa aşk sunduğu yere düşüp
ısırganotu toplamaya çıktılar sonra
şaşkın, dağın iki yüzüne

ama kadın, mor başaklı bir gülümseyişken
erken bir hıçkırık oldu çocukların sesiyle
eksik bırakıp kendisini öte yüzüne gitti
dağın, açığa çıkan yalan oldu erkekte
rüyaya aşinaydı riyaya da kuşkusuz

kadınlar mı, tırnaklarını erkek etinde kırıp
ırmak olmaya alıştılar sonra kahkahayla
kendilerine mektup oldular zarfı erkek
tanrıça oldular tütsüleyip geceleri

''kadınlar mı, ah ha o çın çın çinko
susuş imlası aşk duası söz kumkuması
ayyüzlü gecelerde kalp krizi sayıklaması
düş sanrısı ve, ellerini çekince hane harap
vardı bir bildikleri ki biraz entrikaydı hayat
gelmiştir o an: yani yakan yıkan ahh eden
o eski söylence çen çen çinko çın çın kadınlar

erkek, baltaya da kazmaya da aşina kuşkusuz
kazar bahtını çıplak ellerle gömer gözlerini
görmez bir vazgeçiş olduğunu kalbinden
ecelini dokur her kadının iççekişiyle
incitmiştir onu incinir yine sonsuz
oka da aşina yaya da kuşkusuz''

erkekler mi, tın tın yürüyüp otağlarına
lades ağacına belkisiz darağaçlarına hiç
bir tetikçi gibi taşırlar saldırgan eğiklerini
kahramanlar gibi doluşarak yatak odalarına

şamara da aşinalar kuşkusuz savaşta ağlayıp
kendi şakaklarında patlayan küfür olmaya
uçurum da olmaya parçalanmış ruhlarına
aşk değirmenine su dolmaya dön gözüm dön
dolapçı beygiri gibi suçlarıyla tahrik kalmaya
hah ha teneke onlar tın tın erkek olup solmaya

sonra, zamanın aklandığı bir söylenceden çıkıp
erkek ve kadındık ki yalandık diye yazdılar
insan serüveninin seyirdefterine
söylencedir

Virgül, Ekim'200

Mehmet Çetin/Ke ke me ce /piya yayınları


28 Ağustos 2008 Perşembe

ece ayhan'la söyleşi / mehmet çetin












âbiler sesi tüyler ürpertici bir çığlık olarak bana tam da 1970'de kayseri'den gelip çarpmıştı..

ece ayhan'la söyleşi / mehmet çetin

-ece ayhan şiirinde, bizler hep farklı bir ‘hayat bilgisi’ olduğunu düşünegeldik. şiirinizin varolması ve beslenme kaynakları konusunda özel bir anlam ifade eden bu bilgileri nasıl bir yol ve yaklaşımla edinip, şiire dönüştürdünüz?

- kimi zaman ‘şair değil, tarihçi’ olduğunuzu, ve hatta ‘şiir yazmasaydım balıkçılık yapabilirdim’ dediğinizi hatırlıyoruz. resmi tarihi, dil ve ideolojiyi kendi şiirinizle kırarken, bizler böyle bir ‘tersten okuma’ya giderken, tarihle gündelik olan konusunda -ve şiirinizin kendi serüveni içinde- neler söylemek isterdiniz?

-’devlet ve tabiat ya da orta ikiden ayrılan çocuklar’dan bugüne; devlet o devlet, tabiat o tabiat, varoşlar o varoşlar mıdır? ya, o ‘kürt çiçekleri?’

-şiirinizdeki ‘toplum kötülüğü’ eleştirisi, çoğu kez radikal bir biçimde kendisini gösteriyor. bu yüzden de şiirinizde sürekli bir yıkıcı tarih algısı ve toplumsal eleştiriyle karşılaşıyoruz. yanılıyor muyuz?

-son bir soru; ‘ütopiya’ adlı ‘mevsimlik hayatbilgisi kitabı’mızın ilk sayısının dosya başlığını ‘aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler’ olarak düşündük. dönüp baktığınızda, yazıldığı günden bugüne ‘mor külhani’ ve özelde de bu dize nelere işaret etmeye çalıştı, bir de niye ve özellikle ‘abiler’?